20 Mayıs 2011 Cuma

Garaz

Anası, bir köşeye büzülüp melûl melûl oturan kızına baktı baktı; acıyacağına öfkelendi. Öfkelenince memleket tâbiriyle beddua ederdi:

-Kızıl kızıl bişesin de kızıl ataşa düşesin! İstanbul'a gideceğine aklının bardağı kırılaydı da senden kurtulaydık! Diye çıkıştı, Nebile cevap vermedi. Kavga edecek halde değildi; bitkindi. İşitmezlikten geldi, tekrar düşünmeğe daldı.

Küçük kasabanın elektriği üç gündür bozuktu; zaten ikide bir bozulurdu; bozulmadan işlediği, var mıydı ki? İşte gene odada ufacık bir lâmba yanıyordu. Sanki aydınlatmak için konulmamıştı; çıplak duvarları gölgelerle doldurmağa, girip çıkanlarda, oturanlardan ziyade onların gölgelerini seyrettirmeğe yarıyordu. ilk soğuklar ve ilk sürekli yağmurlar başladığı için de ışıksızlık kızın büsbütün hüzüne dokunmuştu. Yüreği her akşam­kinden şişkindi. Artık hep böyle, burada., kasabada mı yaşamağa mahkûmdu? Taksim meydanı gözünün önüne geldi. Şimdi sağnak altında asfalt yollar şıkır şıkır parlıyordur; otomobiller nasıl koşuyor, halk nasıl kaynaşıyordur! Tramvay çanlariyle korna seslerini âdeta duyuyor, dirıliyordu. Pencereden bakıverse o manzarayı görecekti, sanki... Halbuki dışarıda, duvar ardlarına sinmiş kerpiç evleriyle her dönemeçte çıkmaz sanılan iğri ğrü, çoktan el ayak kesilmiş dar sokaklarıyle zifiri karanlık, çürük bir kasaba lâşesi (leş) yatıyor. Gözleri doldu; Beyoğlu caddesi o mahşer kalabalığı ve iki keçeli ışıltılı vitrinleriyle hatırına gelince içini çekmekten kendini alamadı. Geçen yıl, bu mevsimde ve bu saatlerde sinema çıkışı kız, erkek bir sürü arkadaşla pastacılara uğrayıp ne isterlerse atıştırmış, üstelik kutu kutu doldurup apartımana götürmemişler miydi? Ya, dadandığı muhallebici... Keşkül üzerine dondurma yerler ve tekrar sinemaya koşarlar, gece seansına yetişirlerdi. Geçti o günler, bitti o bolluk! İstanbul çok uzakta... İçinde kendisi bulunmadığı İstanbul'un gene eskisi gibi bildiği parlaklığı ve kalabalığiyle yaşamakta devam ettiğine âdeta inanamıyordu.

Nebile harp başlangıcında babasının hem yolda katık, hem şehirde azık olur, masrafı azaltır diye heybelerine kuru dut, cevizli sucuk, bastık, erik pestili doldurarak İstanbul'a, gidişini gayet iyi hatırlıyordu. Kasabadaki küçücük dükkânı için mal satın alacak, üç hafta sonra dönecekti. On altısına basmış, boy atmış, bakışları dişileşmiş esmer kıza, fırçalanmamaktan paslı bakır rengine çalan koca koca, yüksük kalınlığında bir sıra dişlerini gösterip sırıtarak:

-Sana da fistanluk getiririm! ...Demişti. Fakat aylar geçmiş, geri dönmemişti. Gönderdiği mektuplarda eski harflerle yazdığı için Nebile ortaokulun son sınıfında olduğu halde bunları mahkeme kâtibine okuturdu işlerinin bitmediğini, yeni işlere girdiğini bildiriyor, sonuncularda da artık oraya yerleşmek, yakında kendilerini aldırmak niyetinde olduğunu söylüyordu. Kasabaya yayılmıştı:

-Çerçi Halil işini düzmüş... Haydi, o da çıksa bir tahta, salınsın bir kaç hafta!

Nihayet bir gün yolcu oldular; Haydarpaşa garına indiler. Anası da, kendisi de yeldirme biçimi uzun mantolu, siyah başörtülü idiler; birbirlerine sokularak ve Kavaf Ahmet ustanın nalın sesi çıkaran kaba kunduralarını parkeler üzerinde acayipçe takırdatarak köstekli adımlarla yürürlerken Nebile babasındaki değişikliğin farkına vardı; Kasketi atmış, başına siyaha yakın, kadifemsi bir şapka geçirmişti; pantalonu, baldırlarından kopçalı ve büzmeli değildi artık... Mintanı da bırakmış kravatlı gömlek giyiyordu. Ayakkabıları iki renkli, pırıl pırıldı. Fakat asıl değişme tavırlarında: Kaymakam beyin kasabada gezisini hatırlıyor; eşraftan Kollukçu'nun oğlu gibi göğsünü çıkarıp ensesini şişirerek azametle bir gidiyor ki... Daha o gün denizden, vapurdan, otomobilden başlıyarak Nebile sonu gelmiyen bir heyecan Alemine girivermişti. Hele babasının Taksim Meydanı karşısında tuttuğu apartmanın asansörüne binip de yükseliverdikleri zaman salavat getiren anasına sarıldığını hiç unutmamıştır. Ama sonraları bu acemiliğin yüzüne vurulmasından kızarıyordu; babası eve beş yüzlük banknot desteleriyle döndüğü akşamlar yarenlik olsun diye o vak'ayı hatırlatınca çıkışıyor, aksilik ediyordu. Şehirli görünmek gururu kasaba kızının İstanbul'dan aldığı ilk kötü huy oldu ve, birkaç hafta geçince babasiyle anasının yeni hayata kendisi gibi uyamayacaklarını, daima kaba, geri, taşralı kalacaklarını anlayınca hırçınlaştı. Onlarla beraber bulunmaktan, insan içine çıkmaktan utanmağa başlâdı. Oluk gibi akan parayı nasıl sarfedeceklerini bilemiyorlardı. Zaten bir müddet ana, kız büyük mağazaların sadece vitrinleri önünde durup bakmışlar, içeriye girmek cesaretini bulamamışlardı. Fakat apartmanın bodrum katındaki kiracı Fitnat hanımla ahbap olunca iş değişmişti, kadın, taşralıları peşine takmış, bu mağaza senin, o dükkân benim, ikisini de alış verişe, gezip tozmaya, terziler bularak, işçi kızlar tutarak giyim kuşama alıştırmıştı; kâhyalıklarını ediyordu. Derken yeni dostlar peyda olmuştu. Altı ay geçmemişti ki ayaklarında mantar ökçeli iskarpinler, başlarında tüllü şapkalar, Beyoğlu kalabalığına gülünç bir ana-kız daha katılmıştı. Nebile yalnız başına çantalar, eşarplar, eldivenler ne bulursa alıyordu. Bir çok şoför, tezgâhtar, dükkâncı kız veya pastacı tarafından tanınan, [Küçük hanımefendi] diye çağırılan sayılı tiplerdendi artık... Hacıağanın. kızı muhitinde nam salmıştı. Komşular [Kabak çiçeği gibi açıldı. Ne malmış meğer! diyorlardı. İkinci sene plâjlara da dadandı; yüzüyor, kumda yatıp güneşleniyor, dans ediyor, kürek çekiyordu. İşsiz güçsüz delikanlıların etrafında dönüp dolaştıkları Nebile bir şımarmış, bir arsızlaşmıştı ki... Anasını durmadan, nefes aldırmadan azarlıyor, babasını adam yerine koymuyor, ağzını açarken susturuyordu. Hele birlikte sokağa çıktılar mı etrafındakileri, onlardan olmadığına inandırmak için muhakkak ya ileride, ya geride yürüyor, eve dönünce de [Beni yerin dibine geçirdiniz! Rezil ettiniz! Diye kıyametler koparıyordu. Saçlarını sarıya boyatmış, perçemlerini bir gözünün üstüne indirerek Veronica Lake'e benzediğine inanmıştı.

Ayak tırnaklarına kadar boyanıyor, bütün tuvalet eşyasını markalarından tanıyordu. İki kere nişanlandı; ikisinde de yüzükleri geri verdi; nişan bozmak modasından bile geri kalmamıştı. Her seferinde çeyiz düzülüyor, piyasaya yeni kumaşlar, modeller çıktığı için onlar bir yana atılıp tekrar yenileri yaptırılıyordu. Anasının kolları kalın, kakmalı ve okkalı altın bileziklerle yerinden kalkmaz halde idi; kürklerin birini çıkarıp ötekini giyiyorlar, bakmağı bilmediklerinden hepsini her yaz güvelere yediriyorlardı. Beş sene, bütün çılgınlıklarıyle, sonradan görmüşlüğün en kaba, zevksiz, tuhaf sahneleriyle bu hayat böyle sürdü. Son aylarda idi. Nebile bir delikanlıya gönül verdi;fakat nişanı bu sefer erkek tarafı bozmuştu. Zira hacıağanın bir çokları gibi ancak sermayesini kurtarıp memleket yolunu tutacağını öğrenmiyen kalmamıştı.

Çerçi Halil tam son günlerde, birdenbire eskisinden hasis, meteliğin hesabını arar, sorar bir hale geldi. Ne varsa sattı; kürklerinden başlıyarak apartımanın perdelerine, kadınların iç çamaşırlarına kadar... İlle üçüncü mevki vagonla dönmek istiyordu; Ağlıya bayıla, saç baş yolarak ikinciye zor razı edebildiler. Tren dolu idi; bulabildikleri tek yeri Nebile'ye veren ana baba seyahatini koridorda, heybeler, bavullar, torbalar üzerinde yaptı. Kadın bir türlü benimseyemediği, daima kasaba hasreti çektiği, taş dibekte tokmaklarla bulgur dövemediğine yandığı hayattan ayrıldığına âdeta memnundu. Erkek kederliydi ama belli ki yıkılmıyacak, küçük dükkânına yeniden ısınacak, çok küçük ölçüde olmakla beraber gene beş, on kuruş kâr etmekle teselli bulacaktı. Beş yılın beyliği katı, yalçın ruhlarında çatlaklık değil, iz bile bırakmamıştı.

Asıl çöken Nebile idi ve ana baba için asıl kaybedilen ne servet, ne ümit idi; taze kızlarıydı. Nebile'nin her çeşit zevkini ala ala heylerle en debdebeli şekilde sürdüğü İstanbul'dan ayrılarak yirmi bir yaşında, kasabadaki dört duvarla çevrili, helâsı sokak kapısı yanında, bir tek kavak ağacı zor besliyen kavruk bahçeli izbe kasaba evine dönüşü pek hazin olmuştu. Hele bir kere saat kulesi meydanında eski ardiyeden bozma sinemaya gidip de katı iskemle üzerinde kasaba halkına karışarak dakikada bir kopan kovboy filmi seyrettiği günün akşamı bayılmıştı. İstanbul'u daha ziyade kokuları ile düşünüyordu: Otomobillerin benzin kokusu, sinemaların lâvantalı kadın ve briyantinli erkek kokusu, pastacı Zarın vanilyalı hamur ve rendelenmiş badem kokusu ile! Geceleri pencereden dışarıya ürke ürke göz atınca coşkun insan kalabalıklarını aydınlatan keskin elektrik ışıklarını bulamamak, otomobil ve tramvay gürültülerini işitememek, aksine kasabanın kerpiç kesmiş sükûtunu, buz tutmuş hareketsizliğini yatağının içinde bile karlı gece imişçesine duymak... Nebile'yi bitirmişti. Kendisi İstanbul'da har vurup harman

savururken yarı aç, yarı tok Fakülteye devam ederek yakında doktor çıkacak olan komşu polisin kızı Hanife'ye rastlamaktan korkuyordu.

Bütün heyecanlarının tükendiği bu genç kız yüreğinde artık bir tek his hüküm sürüyordu: Babasına karşı hudutsuz bir kin, bir garaz! Küçücük kasabasında, mavi gözlü mahkeme kâtibine gönlünü kaptırarak yerine getirilmesi kolay bir takım basit emellerle memnun yaşarken ve daima böyle yaşayacak iken İstanbul debdebesini tanıtan, sonra hepsini elinden alan bu babaya düşman kesilmişti. Gerçi Halil işin farkında idi; ikide bir karısına dert yanıyordu: -Hele şu kancığa bak! Ayağına mıh batasıca! Öz babasına garaz bağlamış. Ben nideyim? Yeldim yeldim yol verdim, emeklerimi sele verdim. Dünyadır bu. Başımıza geldi işte bir kelli. Malımı it yediği yetmiyormuş gibi şimdi de bağrımı bit yiyor! O, böyle sızlanırken gün geçtikçe süzülüp solan Nebile'nin ufacık kalmış yüzünde büsbütün iri görünen yaşli siyah gözleri akşamüstü yağmur altındaki Taksim Meydanı gibi sırsıklam, parıl parıldı. Babasının sesini işittikçe, garazdan yüreği burkularak ve öğrendiği İstanbul lehçesini unutarak memleket ağzıyle söyleniyordu:

-Sakalın teneşirde sabunlana!

Şişli, 1947

19 Mayıs 2011 Perşembe

Keramet

Yangın yarım saatten beri devam ediyordu. Fakat mahallenin ahalisi iki ev sonra söneceğine inanıyorlardı. Çünkü bir değerli kişinin türbesi vardı. Mümkün değil, o tutuşmazdı! Şiddetli bir kıble rüzgarı esiyor, alevleri, kıvılcımları saçan tahta parçalarını, türbenin üzerine altındaki evlerin çatılarına fırlatıyordu. İtfaiye bölüğü, tulumbalar son gayretlerini sarf ediyorlardı. Polisler etrafı ablukaya almışlar, kaçırılan eşyanın yağmasına meydan vermiyorlardı. Çiroz Ahmet etrafına bir göz gezdirdi. Bu kaşarlanmış bir külhanbeyi idi. Onca yangın demek vurgun demekti. Ama mahalle çok fakirdi. Biliyordu ki, şu yanan zavallı kulübeciklerin içinde yatak yorgandan başka bir şey yoktu.
Halbuki vurgunda adet "yükte hafif, pahada ağır şeyler"i bulmaktı. Allah belasını versin! Faydasız yangın! diye başını salladı. Ahali türbenin önüne toplanmıştı.
-Buraya gelince söner! diyorlardı.
Çiroz Ahmet, yeşil boyalı türbenin penceresine sokuldu. Kör bir kandilin hafifçe aydınlattığı sandukaya baktı. Başı ucunda iki büyük şamdan duruyordu. Sandukanın iki tarafında iki seccade yayılı idi. Açık rahlelerde büyük Kuranı Kerimler yan gelmiş yatıyorlardı. Çiroz Ahmet kelepir karşısında parlayan bir Yahudi gözüyle bunlara baktı. Askeri bir hesap yaptı. İçinden "şamdanlar onar liradan yirmi... seccadeler on beşerden otuz... kitaplardan mutlaka yazmadır. Yirmi de onlara de! etti yetmiş..." dedi. Yeşil boyalı kapıya gitti. Çiroz, kemikli omuzlarıyla kapının kuvvetini yokladı. Sonra kilidine baktı. yavaş yavaş dayanmaya başladı.
Halk yangınla meşguldü. Çiroz Ahmet son derece kuvvetli idi; hani o yalnız külhanbeylerine mahsus, bahusus, idmansız, sporsuz, gizli, harikulade kuvvet... dayandıkça kapı çatırdamaya başladı. Nihayet küt etti açıldı. Çirozun içeriye girince ilk işi kör kandili üflemek oldu. fakat alacağı şeyler her ne kadar pahada ağır ise de yükte öyle pek hafif değildi. Zihni hemen bir vurgun planı tertibine başladı. Plan zihninde teşekkül ettikçe, Çiroz "neticeyi" beklemiyor, ayrıntısını uyguluyordu. Şamdanların mumlarını yere attı. Rahlelerdeki kitapları alıp belinden çıkardığı Trablus kuşağına sardı. Sonra biraz durdu. Burnunu kaşıdı. Yavaşçacık seccadeleri topladı; bunları beygiri,n üzerine çul vurur gibi, sandukanın üzerine örttü. Şimdi kapıdan çıkmak lazım geliyordu. Ama dışarısı dolu idi. Sandukaya dayandı. Biraz düşündü. Kavukta bırakılacak bir şey değildi. Üzerinde sırmalı bir çevre vardı. Sanduka birden bire kaydı. Çiroz Ahmet düşmemek için toplantı. Acaba evliya diriliyor muydu? Durdu, baktı, gülümsedi. "Vay canına, yere mıhlı değilmiş be!" dedi. Eğildi, altına bakmak için sandukayı kaldırdı. Bu gayet hafifti. İnce tahtadan yapılmış, üstüne yeşil çuha kaplanmıştı. Zihnideki çıkış planı tamamlandı. Kitaplarla şamdanları kucakladı, sandukanın altına girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Durdu. Sandukanın altından elini çıkarıp yavaşça kapıyı açtı. Sol taraf caddeye çıkıyordu. Yakalanmak ihtimali vardı. Sağ taraftaki sokak tenha idi. Viranelikler çoktu, ama yangın o tarafta idi. Herkes o tarafta birikmişti.
Çiroz Ahmet, sandukanın altında uzun müddet düşünmedi. Paldır küldür kapıdan çıktı. Gürültüye başını çeviren halk şaşırdı. Herkes olduğu yerde kaldı. İşte evliya kalkmış yürüyordu. Tulumbalar durdu, şiddetle esen rüzgar birden bire durdu. İtfaiye askerleri korkularından ellerindeki baltaları, kancaları, hortumları düşürdüler. Sanduka yangına doğru yürüyordu. İki tarafa açılıp yol veren ahali korkudan titriyordu. Sanduka, korkunç manevi bir heybetle sallana sallana aralarından geçti, karanlıkta kayboldu.
Türbeden evvelki iki ev de ateşten kurtulmuştu. Yanmayıp evliyasız kalan türbe, yine mahalledeki kutsiyetini korudu. Yalnız, okuyanlar eskisi gibi yüzlerini boş binaya çevirmiyorlar, kıbleye bakıyorlar, "iki gözüm, yangın gecesi bu tarafa gitti." diyorlardı.

Yüksek Ökçeler

HATİCE HANIM, pek genç dul kalmış, zengin bir hanımcağızdı. On üç yaşında iken, altmış altı yaşında bir kocaya vardığı için «izdivaç» denen şeyden nefret etmişti. İşte hemen hemen on sene vardı ki, erkeğin hayali zihnine, romatizma, balgam, pamuk, vantuz, tentürdiyot yığınlarından yapılmış, pis, abus, lanet bir heyûlâ şeklinde gelirdi.
- Gençler başkadır! Diyenlere: Aman, aman... Onlar da bir gün olup ihtiyarlamazlar mı? Sonra dertlerini kim çeker?
Diye haykırırdı. Başlıca merakı temizlikle namusluluktu. Göztepe'deki köşkünü, hizmetçi Eleni ile, evlâtlığı Gülter'le, her sabah beraber temizler, aşçısı Mehmet'i her gün traş ettirir, zavallı Bolulu oğlanı tepeden tırnağa kadar beyazlar giymeğe mecbur ederdi. Eleni de, Gülter de, son derece namusluydular. Kileri kitlemezdi, paraları meydanda dururdu. Hele Mehmet'in namusuna diyecek yoktu. Konuşurken, gözlerini kaldırıp insanın yüzüne bile bakmazdı. Hatice Hanım, köşkten hiç bir yere çıkmadığı için, işi gücü adamlarını teftişti. Habire odaları dolaşır, tavan arasına çıkar, mutfağa inerdi.
Derdi ki:
- Benim gibi olun! Ben, kimse ile görüşüyor muyum? Sakın, siz de komşuların hizmetçileriyle, uşaklarıyla konuşmayın. El, insanı azdırır!
Mehmet bile, bu nasihati noktası noktasına tutmuştu. Arka bahçedeki mutfağına, değil misafir, hemşeri filân, hattâ yabancı bir kedi bile girmiyordu. Hatice Hanım, belki günde on defa iner, onu yapayalnız, tenceresinin başında bulurdu. Hatice Hanım'm, temizlik, namus merakından başka, bir de yüksek ökçe merakı vardı. Güzeldi, tombuldu, cıvıl cıvıl bir şeydi. Fakat boyu çok kısa olduğu için, evin içinde de, bir karışa yakın ökçeli iskarpinler giyerdi. Adetâ bir cambaza dönmüştü.
Bu yüksek ökçelerle merdivenleri takır takır bir hamlede iner, ayağı burkulmadan, bir aşağı, bir yukarı, koşar dururdu. Nihayet bir baş dönmesi geldi. Çağırdığı doktor, ilâç filân vermedi:
- Bütün rahatsızlığınıza sebep bu ökçelerdir, hanımefendi, dedi, onları çıkarın. Rahat, yünden, yumuşak bir terlik giyin. Hiç bir şeyiniz kalmaz.
Hatice Hanım, doktorun tavsiye ettiği bu yünden terlikleri aldırdı. Hakikaten rahattı. İki gün içinde başının dönmesi falan geçti. Dizlerinde, baldırlarında sızı kalmadı. Fakat böyle, tam vücudu rahat ettiği sırada, ruhu derin bir azap duydu. Dokuz senelik adamlarının iki gün içinde birdenbire ahlâkları bozulmuştu. Eleni'yi, kendi diş fırçasıyle ağzını yıkarken, Gülter'i, kilerde reçel kavanozunu boşaltırken görmüştü. Mehmet'i, et günü olmadığı halde, bol bir sahan külbastıyı yerken yakaladı.
- Ne oldu bunlara Yarabbim? Bunlara ne oldu, bunlara?
Diyordu. Bir hafta içinde, adamlarının on beşten fazla hırsızlığını, yolsuzluğunu tuttu. Hele Mehmet'i, komşu paşanın neferleriyle, koca bir lenger pirinç pilâvını atıştırırken görünce, hiddetinden ne yapacağını şaşırdı. O gün her tarafı kilit kürek altına aldı.
- Bakalım, şimdi ne çalacaklar?
Dedi. Hakikaten çalınacak hiç bir şey kalmamıştı. Ertesi gün biraz geç kalktı. Aşağıya indi, Gülter'le Eleni meydanda yoktu. Yürüdü, mutfağa doğru gitti. Gözleri aralık kapıya ilişince, azıcık daha nefesi duracaktı. Mehmet, ocağın başında kısa iskemleye çökmüş, bir dizine Eleni'yi, bir dizine Gülter'i oturtmuş. Kalın kollarını ikisinin bellerine halattan bir kemer gibi sarmıştı. Hatice Hanım, bu levhanın rezaletini görmemek için, hemen gözlerini kapadı. Fakat kulaklarının kapağı olmadığı için, konuştuklarını duymamazlık edemedi.
Mehmet, diyordu ki:
- Ülen Gülter, artık sen şeker filân getirmeyon?
Gülter:
- Her taraf kitli, ne yapayım?
Diyordu. Mehmet, tuhaf bir şapırtı içinde Eleni'ye de:
- Ülen, gece niçin gelmiyon? Sana halva yapıp saklayon! Sualini soruyor, Eleni:
- Yakalanazağiz vire! Sonra Hanım bizi kovazak! Diye çırpınıyordu.
Aralarında çıtır pıtır bir hasbihal başladı. Hatice Hanım, gözünü açmıyor, yüreği çarparak merakla dinliyordu.
Gülter:
- Ah, o terlikler! dedi. Her işimizi bozdu. Hanımın geldiği hiç duyulmuyor. Ne yapsak yakalanıyoruz. Eskiden ne iyiydi. Yüksek ökçelerin takırtısından evin en üst katında kımıldadığını duyardık.
Hasbihal uzadıkça, kendi göremediği başka rezaletlerin mufassal hikâyelerini işitiyordu. Dayanamadı. Gözlerini açtı:
- Sizi alçak, hırsız, namussuzlar! Defolun şimdi evimden! Diye haykırdı.
Bu dokuz senelik sâdık hizmetçilerini hemen kapı dışarı etti.
*
Aşçı, işçi, artık eve ne kadar adam aldıysa, hepsi arsız, hırsız, yüzsüz, namussuz çıkıyordu. Tam iki sene bir adam akılsına rast gelmedi. Malı, mülkü varken, hiç bir sıkıntısı yokken, bu hizmetçi üzüntüsünden zayıflıyor, sararıp soluyordu. Baktı olmayacak! Yine yüksek ökçeli iskarpinlerini giydi. Hizmetçilerinin hırsızlıklarını, uğursuzluklarını, namussuzluklarını göremez oldu.
Benzine kan geldi. Vâkıâ yine, başı dönmeğe başladı. Fakat sesi işitilmeyen ökçesiz terlik giydireceğini düşünerek, doktora kendini göstermiyor:
- Hiç olmazsa, şimdi yüreğim rahat ya...
Diyordu.