26 Eylül 2010 Pazar

Diyet

Dar kapısından başka aydınlık  girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar  saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu.  Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu  karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da, tüm  Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile  yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde  “Ali Usta’nın işi” damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini  biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur,  kırılmazdı, “Çifte su vermek”  sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına  çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan  uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan,  demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne  verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını  kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok  hikâye söylenirdi. Kimi “cellat elinden kaçmış bir çelebi”, kimi “sevgilisi  öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip” derdi. Siyah şahane  gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan,  düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi… Ama kimdi?  Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte  böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.
- Bizim Ali…
- Bizim koca usta…
- Dünyada eşi yoktur…
- Zülfikâr’ın sırrı ondadır!.. derlerdi.
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı  gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi  kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının  başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir  vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek,  büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali’nin yaratılışında “başkasına gönül borcu  olmak” gibi bir sızlanmaya yer yoktu. “Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim,” dedi.  Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler,  dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum’da yaşlı bir  demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu’da uğramadığı kent kalmadı.  Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının  teriyle kazandı, içinde “kutsal ateş”ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi,  para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. “Çeliğe  çifte su vermek” onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar  yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü  duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç  durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar  parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu  düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla  örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.
- Tak!
- Tak, tak!…
- Tak, tak!
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat  uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı.  Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi.  Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor,  bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı.  İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini  indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti.  Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü… Kentin  kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan  küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla  kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller  yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak  sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya’dan iki  garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra  mescittekilerin bir bölümü çıktı.
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı  ağrıyordu. “Mesnevi dinler, açılırım!” dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde,  iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun  yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı.  En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu,  durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her  yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına  düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca,  doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz  gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün  bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden  yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan  yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık  top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı.  Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi  kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:
- Kimdir o?… diye bağırdı.
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür  yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:
- Yabancı yok!
- Kimsin?
- Ali…
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden  tanıdılar:
- Koca Ali… Koca Ali, be!
- Sen misin, Ali Usta?
- Benim!
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda?
- Hiç…
- Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!…
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol  geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler,  namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden  başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama,  ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:
- Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi.
- Yok.
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan  sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin  vermediğini bilmiyor musun?
- Biliyorum.
- Ee, ne arıyorsun buralarda?
- Hiç…
- Nasıl hiç…
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir  adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:
- Haydi yerine git, dolaşma… dediler.
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali,  ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor,  uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi.  Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir  görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını  hatırladı:
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!… dedi.
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına  girsin…
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması  canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ  başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir  yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya  el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku  sersemliğiyle:
- Kim o? diye haykırdı.
- Aç çabuk.
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık  çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı.  Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi  çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı,  yüksek kavuklu Bekçibaşı’yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç  yamakları da duruyorlardı. “Ne var?” der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali  şaşkınlıkla sordu:
- Niçin?…
- Bu gece Budak Bey’in mandırasında hırsızlık olmuş.
- Ee, bana ne?…
- Onun için işte dükkânı arayacağız.
- O hırsızlıktan bana ne?
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda  kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya  bırakmışlar.
- Bana ne?…
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin  dükkânın önünde bulduk… Sonra… Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine  bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın  dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde  gördüm, orada ne arıyordun? dedi.
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne  baktı:
- Arayın… diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları  dükkâna
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri  haykırdı:
- Ay! İşte, işte…
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana  gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi  yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun  yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:
- Çaldığın paraları nereye sakladın?
- Ben para çalmadım.
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.
- Ya kim koydu?
- Bilmiyorum.
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının  karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını  anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey’in  yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız,  bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler,  hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu  çoban, hırsızın birini Koca Ali’ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar  dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde  bulunması, Koca Ali’nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu  silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı.  Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu… Sendeleyerek ayağa  kalktı. Yargıca dik bir sesle:
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte  bulundu.
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak  yemez biriydi.
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer  çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız  hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer  acımaz…
Koca Ali’nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe  “çifte su”yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce  gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen  tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına  kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor,  çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen  inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası  yoktu… Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın  kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir  adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.
İşte herkes onu seviyordu.
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı  kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet’e başvurdular; bu  adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar  yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı.  Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun  kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.
- Ne gibi? diye sordular.
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar  bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa…
- Pekâlâ, pekâlâ…
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap’ın  önerisini Koca Ali’ye söylediler. O, önce “kasaplık bilmediğini” ortaya sürdü.  Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:
- Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün.  Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. “Kula  kul olmak”, ölümlü dünyada “birisine gönül borcu duymak” acıların en büyüğüydü.
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile  çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet  ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:
- Hacı’nın yaşı yetmişi aşmış… Zaten daha ne kadar  yaşar ki… O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme  usta, düşünme! diyorlardı.
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı  gün Hoca Ali’yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek  huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden  şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali’yi eline geçirince  hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti,  oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi… Sabah namazından  beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları  ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona  sattırıyor… ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya  yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe  verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya  yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu  bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona  gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar  sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap’ın ikide bir:
- Ulan Ali!… Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa  çolak kalacaktın!… diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün,  iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu.  Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:
- Kolunun diyetini ben verdim.
- …
- Şimdi çolak kalacaktın, ha…
- …
- Benim sayemde kolun var.
- …
Hacı Kasap bu sözleri âdeta “aferin” dercesine  diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı,  çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar  süzer, “Aklında tut, benim tutsağımsın!” der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı.  Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler  yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını  duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken,  salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, “Ne yapacağım, ne  yapacağım?” diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye  eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına  gelen bu bela neydi?
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman  gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa  kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı…
Hacı Kasap’a köle olduğunun tam haftasıydı.  Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede  yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah  taşta satırları biliyor, yine “Ne yapacağım, ne: yapacağım?” diye düşünüyor,  dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük  bıçakları bilemeye başladı.
“Ne yapacağım, ne yapacağım?” diye düşünmeye öyle  dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini  ağzına getirdi:
- Ne yapıyorsun be?…
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu  tüttürüyordu:
- Bıçakları biliyorum, dedi.
- Hay tembel miskin hay!… Sabahtan beri ne yaptın?
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain,  bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa  kızdı. Sordu:
- Ne bakıyorsun?
- …
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki  beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine “tembel, miskin”  diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine  yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri  kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali  gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu  yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun  galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın…
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi.  Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü  kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı  öyle bir indirdi ki… O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin  ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap’ın önüne:
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla  fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan  çıktı.
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği  yeri de, kentte kimse öğrenemedi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder