Bir ay geçmeden fikrim değişti. Amma öyle
yavaş yavaş değil... Birdenbire! Bugün anneme hak veriyorum. Dünyanın düzeni
bozulmayacak! Ben de her kız gibi mutlaka bir kocaya varmalıyım. Hani kesin
kararım? Gülmekten katılıyorum:
— İstemem, istemem, kocaya varmayacağım!
— Niçin?
— Niçinse niçin... İstemem, istemiyorum!
— ?..
— !..
Acaba bu densizliklerime gerçekten inanıyorlar
mıydı? Deli gibi kalk, zavallı horozu öldür, sonra erkeklerin doğası, temel
olarak bu hayvana benziyor diye, ölünceye kadar kocaya varmaktan vazgeç... Olur
iş değil... Ben gerçekten biraz şey... Haydi neyse, söylemeyeyim!
Fikrimin
birdenbire değişmesine yine bu öldürdüğüm horozun hayali neden oldu... Önceki
gece müthiş bir kabus gördüm. Kabus ile rüya arasındaki farkı bilirim. Rüyada
insan serbesttir. İstediği gibi hareket edebilir. Bir dereceye kadar iradesine
sahiptir. Fakat kabus! İnsan kımıldayamaz. Ağzını açamaz. Sesini çıkaramaz.
Benim geçirdiğim kabus, rüyayla karışıktı. Horozu karyolamın ayak ucuna konmuş
gördüm. Ağzında peynir topacı gibi bir şey tutuyordu. Dikkat ettim. Sırtına
vurup öldürdüğüm taş... Bunu kaldırdı, üzerime fırlattı. Korkunç bir gürültü...
Sanki bir dağ yıkıldı. Haykırmak istedim. O da mümkün değil. Horozun gözleri
ateşten bir mercan gibi kıpkırmızı parlıyordu. Keskin keskin, uzun uzun öttü.
Her ötüşünde titriyordum. Sonra tıpkı bir insan gibi kalın sesli, gürbüz bir
savaşçı gibi, eski bir şövalye gibi bana sordu:
— Neden beni öldürdün?
"Ben öldürmedim!" diyecektim, dilimi
oynatamadım, korkudan donmuş, taş olmuştum. Fakat o benim aklımda geçen cevabı
işitti.
— İnkar etme!, dedi. İşte haberim olmadan
sırtıma attığın taş! Fakat neden beni öldürdün?
Cevap
veremiyordum. Karşımdaki büyüyor, büyüyor, adeta bir dev halini alıyordu.
Hiddetle söylenirken oynattığı kanatları o kadar muhteşem, o kadar iriydi ki...
Hemen hemen tavanı kaplıyordu. Kabarık göğsündeki parlak kıvılcımlı tüyleri,
altından bir zırh gibiydi. Sivri gagasından kelimeler çıkarken sanki birer ok
oluyordu. Üzerime atılacakmış gibi çırpınarak, kanatlarını çırparak laflar
söylemeye başladı. Demir pençelerinin altında karyolam zangırdıyor, sanki bir
zelzele her tarafı sarsıyordu.
— Neden beni öldürdün?
— . . . . . .
— Susuyorsun işte, hain kız! Sen benim
güzelliğimi çekemedin. Gördün ki, ben miskin tavukların hepsinden güzelim!
Altın mantom var! Güneşten parlak gözlerim var! Aslandan kuvvetliyim! Kümesin
beyi, efendisi, kralıyım...
Söylerken sanki insanlaşıyor, çizmeli, tuğlu,
sorguçlu, miğferli bir savaşçı oluyor; bu sorguçlar, miğferler, silahlar,
kalkanlar, kılıçlar eriyerek tüy, kanat, gaga, ibik, mahmuz haline giriyordu.
Fakat bu gaga, bu kanatlar, bu ibik, bu mahmuzlar; kılıçlardan, kalkanlardan
pek çok korkunçtu. Evet, bu güzel, gayet güzel bir ejderhaydı. Ben, hârelene
hârelene karşımda değişmesine bakarken susmuyor, yine söyleniyordu:
— ... Büyükleri küçükler, zenginleri fakirler,
kuvvetlileri zayıflar, güzelleri çirkinler çekemezler. Sen de benim güzelliğimi
çekemedin. Sen çirkindin, ben güzeldim.
— Hayır, hayır, senin güzelliğinin önemi yok!
Ben zavallı tavuklara ettiğin zulümlere kızdım, diye haykıracaktım. Sesim
çıkmadı. Ama zihnimden geçen cevabı o yine işitti:
— Tavuklara zulüm mü? Hay aptal kız hay!...
diye tıpkı bir insan kahkahasıyla odayı çınlattı. Tavuklara zulüm ha... Bu
zulüm, tavuklara lütuftur. Nimettir. Lezzettir. Onlar dövüldükçe sevinirler.
Gagalandıkça neşeleri artar, benim gözlerimin önünde birbirleriyle ne kavga, ne
gevezelik edebilirler. Ben olmadım mı yumurtlamayı filan bırakırlar. Hepsi
iğrenç birer obur kesilirler. Bir solucan, bir böcek için onu, yirmisi
boğuşmaya başlar. Ne vuran, ne döven, ne dayak yiyen, ne bulunmuş şeyi kapan
bellidir. Yani bir curcuna... Ama boğazları doydu mu, yine hepsi umutsuz olur.
Birer köşeye çekilir, pineklerler.
— Fakat rahat ederler, demek istedim.
— Rahat ne demek. Tembellik, miskinlik! Uyanık
uyumak! Diriyken ölmek değil mi? Rahat, rahat! Yorgunluksuz rahat, dünyanın en ağır
azabıdır. Tavuklar ben yokken değil, asıl ben varken rahat ederler.
— Hayır, hayır... Hayır işte!, demek istedim.
Güzel ejderhanın gözleri hiddetten tekrar
tutuştu, ibiğinden kırmızı alevler çıktı. Mahmuzları çatırdadı; kanatları bir
şimşek gibi aydınlıklar saçarak gürledi. Sanki binlerce metreden üzerime
atladı. Haykırdım. O zaman kabus bozuldu. Rüya başladı. Bu kocaman horoz
saçlarımı yoluyor, üstümü başımı didik didik ediyordu. Kafamı gagasının çift
uçlu bir hançer gibi deldiğini, pençelerindeki tırnakların, omuzlarıma,
kaburgalarıma saplandığını duyuyordum. Kendimi karyoladan aşağı attım. Kapıya
doğru kaçarken beni yine tuttu. Gagasıyla havaya kaldırdı. Tıpkı Pamuk'a
yaptığı gibi yere çarptı. Boynumu halıya sürtüyordu. Haykırıyordum. Gece
kandili birdenbire sönmüş, oda zifiri karanlık kesilmişti. Ateşten bir canavar
gibi yalnız horoz parlıyor, altın kırmızısı alevler duvarlarda uçuşuyordu.
Bağırıyordum. Beni öldürüyordu.
. . . . . . . . . . . .
Uyandığım zaman ter içindeydim. Kimbilir ne
kadar çırpınmıştım... Yorgan aşağı düşmüştü. Baş yastığımın bir tanesi
göğsümdeydi. Saçlarım dağılmıştı. Hele vücudum... Adeta kımıldayamıyordum.
Sanki bütün kemiklerim kırılmış... Fakat ne tatlı, ne hoş, ne ruhsal bir
ıstırap, Yarabbi! Bu korkunç rüyaya tekrar dönmek olasılığı olduğunu bilseydim,
hemen gözlerimi kapayacaktım. Gerçekten, acının, korkunun, zulüm görmenin,
dayak yemenin, gagalanmanın, didiklenmenin pek başka bir lezzeti var! Mazlumun
duyduğu bir lezzet ki, zalim bunu hayalinde bile canlandıramaz... İstemeye
istemeye, altüst olmuş yataktan kalktım. Aşağı inerken balkona saptım.
Dirseğimi kenara dayadım, dalgın dalgın bahçenin perişan haline bakmaya
başladım. Burası tamamıyla bir harabeydi. Ne zamandan beri tavuklar yumurtayı
kesmişlerdi. Duvar diplerinde kötürüm gibi yatıyorlar, daha henüz sabah olduğu
halde sanki uyukluyorlardı. Sebepsiz bir üzüntü, bir keder... Bir soğukluk! Bir
ölüm soğukluğu! İçimden,
— Demek eski şen hayat, eski gürültü, eski
hareket hep horozdanmış, dedim.
Zihnimle beraber anılarım da açıldı. Kümesin
bir aylık tarihini aklımdan geçirdim. Tavukların düzeni gerçekten bozulmuştu.
Zamanla kümese girmiyorlardı. Horoz sağken dövüşmezlerdi. Şimdi birbirlerinin
gözlerini oyuyorlardı. Bunlara bir baş, bir efendi, bir kral lazımdı. İşte
kümes horozsuz kaldı mı, perişan oluyordu. Ben, sözde tavukları semirtmek için
zavallı efendilerini öldürmüştüm. Halbuki onun zulmü, aynı lütufmuş!
Biraz semirdiler... Ama hepsi son derece
arsız, yüzsüz, hırsız, tembel oldu. Yumurtlamak kalktı. Gıt gıdak sesleri kesildi,
"Yarın mutlaka bir horoz bulmalıyım" diyordum. Yine dayak, gürültü,
hareket başlayınca, bu sersem, bu dağınık hayvancıklar bir yere toplanacaklar;
uykuyu, uyuklamayı, pineklemeyi bırakıp güzel güzel yumurtlamaya, civciv
çıkarmaya koyulacaklardı. Hayat da yani mutluluk da bundan başka bir şey miydi?
— Ne yapıyorsun orda?
. . . . . . . . . . . .
Başımı çevirdim, annem....
— Üşüyeceksin, böyle çırçıplak! Sabah
rüzgarına karşı.. dedi.
— Şey...
— Ne?
— Düşünüyordum ki?
— Ne düşünüyordun?
— Kümesin düzenini bozmak olmayacak!
— Ne demek bu, diye hayretle yüzüme baktı.
Açıkladım:
— Bir horoz lazım anne! Tavuklar, işte bir
aydır yumurtayı kestiler. Şu rezalete bakın, yatalak gibi uzanmışlar. Hepsinin
gözleri bahçe kapısında... Yemden başka bir şey bilmiyorlar.
Annem,
— Pekala! Babana söyler aldırırız bir tane,
dedi. Ama üşüyeceksin. Çabuk haydi içeri gir, arkana bir şey al.
. . . . . . . . . . . . . . .
Arkama bir şey almak mı? Asla! Hararetten
yanıyor, tutuşuyordum. Sabahki kabus beni ateş içinde bırakmıştı. Hâlâ, evet
hâlâ saçlarımın dibi, alnım ter taneleriyle sırılsıklamdı. Balkondan içeri
girdim. Yukarı giderken kendimi tutamadım. Anneme döndüm:
— Yalnız kümesin düzenini değil, başka
düzenleri de bozmamalı!, dedim.
Annem anlamadı. Yüzüme dikkatli dikkatli
baktı.
— . . . . . . . .
— Dünyanın düzenini de bozmaya gelmez, diye
bir kahkaha attım.
Yukarı kaçtım. Şüphesiz ne demek
istediğimi anladı. Şüphesiz, arkamdan, "Deli kız! Deli kız!" diye
gülümsedi. Şüphesiz, ince uzun kaşlarını yukarıya kaldırarak , ukalalık edeceği
zamanlar yaptığı gibi yavaş yavaş başını salladı! Evet, dünyanın düzenini bozmaya
gelmeyecek. Yani... Yani işte, işte... Horozsuz kümes, mezarlığa benziyor
vesselam!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder